MENÜ ☰
Çocuk ve Genç » Alt Manşet, Hikaye, Yazarlar » MUHTAÇ / Selin Uçar
Selin UÇAR
MUHTAÇ / Selin Uçar

Hayatta herkes, birilerine muhtaçtı.
Bir kör, elindeki bastona; bir bebek, anne karnına muhtaçtı.
Akrep, yelkovanın hayatta olduğu dakikalara muhtaçtı.
Ve “kendi ayaklarının üstünde durmak”; şüphesiz şu hayatın en zor ve dayanılmaz gerçeğiydi.
Annem, hayatımda gördüğüm en yılmaz kadın olmuştur hep. Özgüveni yüksek, omuzları dik olan bu kadının rahmi, karakteristik özellikleri annesininkinden tamamen farklı olan bir kız bebeği misafir etmiştir. Fiziği, birebir annesininkine benzeyen bu bebek, doğduğunda annesi tarafından pek umutla karşılanmıştır; ama büyüdükçe annesinin yüksek özgüveni, onun garibine gitmiştir ve hayallerinin peşine takılmaya karar vermiştir.
Bu küçük bebek, büyüdükçe kendine yeni hayaller bulmuştur. Yıldızları ilk gördüğünde onlara ulaşmak, denize ilk girdiğinde bir denizkızı olmak istemiştir. Önünü alamadığı hayaller, o büyüdükçe daha da değişmiştir.
Ve artık küçük kız, bir hayalperest olmuştur.
Hayallerinin masumluğunu taşıyan küçük kız, hiçbir zaman annesine benzeyememiştir. Bu yüzden o büyüdükçe, o yeni hayaller keşfettikçe annesiyle arasına yavaş yavaş ince duvarlar örülmüştür. Ama o kız büyüdükçe, annesiyle arasındaki duvar, artık hayallerinden daha sağlam olmuştur.
“Sıla, kızım hadi! Benimle geliyorsun, birlikte büroya gideceğiz.” Büyük bir ciddiyet tonu taşıyan ses, bana hiç de yabancı değildi. Belki uzaktan gören biri, bizi onuncu dereceden akraba sanabilirdi ama o, benim annemdi.
“Büro mu?” Büyük bir heyecanla çıkan sesim, içimdeki yeni şeyler keşfetme isteğini artırmıştı. Annemi göremesem de gözlerini devirdiğini hisseder gibiydim. “Evet, hazırlan.”
Annemin avukatlık bürosuna gitmek, şüphesiz en çok istediğim, ama kesinlikle izin vermeyeceğinden sormaya korktuğum bir şeydi. Heyecanlanmıştım, ama doğal halim olduğu için annem bir şey demiyordu; her ne kadar bundan rahatsız olduğunu bilsem de.
“Ya ne giyeceğim ben!” diye elbise dolabıma baktım, uçuk kaçık renklerle dolu olan elbise dolabıma. Birkaç parça çıkarıp aynada kendime baktım, hiçbiri de olmazdı. En sonunda bembeyaz pantolonumla tozpembe rengindeki, altı saçaklı bluzumu giydim. Ben yürüdükçe saçaklar hareketleniyordu ve bu hoşuma gidiyordu. Ayağıma, renkli sandaletlerimi giydim ve salık saçlarımı toplama ihtiyacı duymadan hemen kapıya yöneldim.
Annem, üstünde beyaz bir gömlek ve lacivert ceket, altında da lacivert tulum pantolonuyla gayet modern, ciddi ve şık duruyordu. Saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Göz göze geldiğimizde ikimizde hayretler içerisindeydik.
“Bu ne hal?” dedi annem benden önce davranarak. Üstüme bir göz gezdirip anlamayan gözlerle ona baktım.
“Ne var ki?” diye sordum masumca.
“Sıla beni delirtme,” diye atıldı annem. Muhtemelen, çoktan reşit olmama rağmen hala çocuk gibi giyindiğim için kızmıştı. “Üstüne doğru düzgün bir şeyler giy, benim kızım gibi gözük azıcık.”
Son cümlesi, kulaklarımdan önce kalbime dokunmuştu. “Benim kızım gibi gözük azıcık.” Oysa ben onun gibi olmak için nelerimi vermezdim. Onun gibi özgüveni yüksek, ne istediğini bilen ve tuttuğunu koparan… Ama bence bazen o da abartıyordu, sonuçta etrafta kocaman bir dünya vardı, bazen işleri bir kenara bırakıp anı yaşaması gerekliydi.
Muhtemelen yüzüme ulaşan incinmişlik duygusu, annemi bir an ne söylediğini düşünmeye itti. İçimdeki kırıklarla odama yöneldim ve elbise dolabımda zar zor siyah bir pantolon buldum, fakat koyu renk bir bluzum yoktu. Ben de beyaz bir bluz buldum ve onu giydim, zaten anneme çok benziyordum. Saçlarım, yüzüm, bedenim… Üstüme bir mont giyerim diye düşünüp içeri geçtim. Annem, hatasını anlamış olsa gerek, üzerimdekilere karışmadan dışarı çıktı. Birlikte büroya giderken yüzümü asmamak için kendimi zorluyordum resmen. Annemin bürosuna geldiğimizde, kapıyı açan kadın ikimize gülümsedi ve bizi içeri davet etti. Etrafın güzelliği, anında yüz ifademi değiştirirken parlak gözlerimle “Vay canına,” dedim heyecanla. “Burası çok güzel!”
Annem kötü bir ifadeyle suratıma bakınca çenemi kapadım ve etrafı izledim.
“Merhaba Okan Bey.” Annem, bir beye selam verdiğinde, o kişinin iş arkadaşı olduğunu anlamıştım. “Kızım.” diyerek beni tanıttığında ben dede gülümseyerek “Merhaba.” dedim kısaca. Orada geçen dakikaların ardından ben, deri bir koltuğa oturmuştum. Şaşkınlıkla etrafı izliyordum ve annemle Okan Bey içeride bir şeyler konuşuyordu. Hazır onların yokluğundan faydalanarak ayağa kalktım ve etrafı incelemeye başladım.
Önümdeki ahşap masanın üstünde bir yığın dosya vardı, hepsinin içinde de birbiri üzerine yığılmış kâğıtlar. Masanın başında bir kalemlik vardı, etrafında da kartlar ve küçük not kâğıtları. Masa dağınık değildi ama pek düzenli olduğu da söylenemezdi. Geriye çekilip masaya bir bakınca, bu manzaraya yabancı olmadığımı hissettim; çünkü annemin çalışma masası da bu şekildeydi.
Masaya o kadar dalmıştım ki, arkamdaki kadının “Buyurun Sıla Hanım.” deyişi beni yerimden zıplattı ve dengemi kaybedip yere yuvarlanmam bir oldu. Kendimi önemsemiyordum ama kadının üzerine bir kadeh portakal suyu dökülmüştü. Ve elindeki tepsi de benim üzerime düşmüştü. Utançla kadından özür dilerken doğrulmaya çalıştım ama portakal suyu yere de dökülmüştü ve kaymamı; dolayısıyla da tekrar yeri boylamamı sağlamıştı. Tüm bunlar birkaç saniyede olup biterken sesleri duyup buraya gelen annem ve Okan Bey, şaşkınlıkla bize bakıyordu. Okan Bey kalkmama yardım etti ve ben hala özür diliyordum.
“Ben, gerçekten, yani, çok üzgünüm!”
Bu karmaşada anneme bakmak aklıma geldi ve onun çelik gibi sert yüzüyle karşılaşınca anında bakışlarımı kaçırdım.
“Biz gidelim Okan Bey, yarın devam ederiz. Özür dilerim kızım adına.” Annem hızla bu cümleleri sarf etti ve beni çekiştirerek bürodan çıkardı.
“Anne ben-“
“Konuşma!” diye çıkıştı, korkmuştum. Eve varana kadar ikimizde ağzımızı açmadık. “Küçük kız.” Annem eve adımını atar atmaz bunu söylemişti.
“Küçük, hala büyüyemeyen bir kız çocuğu!” diye bağırdı kapıyı çarparak.
“Özür dilerim.” diye mırıldandım ama bu mırıldanış bile onu çileden çıkarmaya yetti.
“Özür mü!” diye bağırdı sorarcasına. “Neyin özrünü diliyorsun! Bir kere, hayatında bir kere bile sakarlık yapmadan geçirdin mi bir gününü! Her şeyin olmasına rağmen, sana her şeyi vermeme rağmen en ufak bir kuş cıvıltısına bile hayran kalmadığın bir günün oldu mu?” Annem gerçekten isyan eder gibiydi ve sanırım beni büroya götürme nedeni azıcık da olsa ona özenebilmemdi. Ben ne sanmıştım oysa…
“Sen doğduğundan beri, seni hayallerinin peşinden değil de gerçeklerin peşinden gitmeye zorlasam da, beni bir kere bile dinledin mi?”
Sesi yorgundu. Sustum. Oysaki sessizlik, onun öfkesini besliyordu sanki.
“Cevap ver artık!” diye söylendi. “Korkma ve cevap ver! Bir korkak olma!” Yanıma geldi.
“Sen o kuş cıvıltısına hayran kalıp pencerenden ağaca kaçtığında nasıl cesursan, benim sana bir bağırışımda hemen korkma istiyorum.” Ellerini omzuma koydu.
“Bana muhtaç olma istiyorum. Kendi ayaklarının üstünde dur diye.”
“Duramam.” diye fısıldadım.
“Ne?” diye sordu sakince.
“Duramam!” diye bağırdım.
“Sana benzemeye uğraşmadığımı mı zannediyorsun!” Artık sıra bendeydi.
“Doğduğumdan beri senin gibi olmaya çalıştım; omuzlarımı senin gibi dik tutmaya. Başaramadım. Anlıyor musun? Başaramadım!” Gözlerim dolmuştu.
“Ama neden?” diye sordu annem, yorgun bir sesle.
“Çünkü sen beni olduğum gibi kabul etmeyi hiçbir zaman öğrenemedin!” diye bağırdım. “Ve sırf sen bunu öğrenemedin diye ben sana benzemeye çalıştım; bir korkak gibi, aptal gibi! Ama başaramadım. Çünkü hayaller, senin sevginden çok daha gerçekçi ve huzur hissettiriciydi.”
Annem kaşlarını çatarak bana baktı, ilk defa onu bu kadar şaşırmış görüyordum.
“Bu kadar masum olmamalıydın.” Dedi, gözleri dolu dolu. Bir an bana sarılacak zannettim, ama o bundan vazgeçerek çalışma odasına geçti.
“Olmamalıydım, ama oldum.” dedim ağlayarak.
“Ve sen, hala beni olduğum gibi kabullenemiyorsun ve en kötüsü de; ben sana hiç benzemiyorum ve benzeyemeyeceğim.”
Sonraysa kapının köşesine çöküp içli içli ağladım. Muhtaçtım işte. Ne kadar kızarsa kızsın, ben anneme muhtaçtım.
O, her ne kadar benim ona muhtaç olmamı istemese de, ben yine ona muhtaçtım.

Resim için Brezilya’dan değerli çizerimiz Jossi’ye teşekkür ederiz.
📆 16 Temmuz 2020 Perşembe 03:35   ·   💬 0 yorum   ·  
Folklor Akademi Dergisi

YAZARLAR

SÖYLEŞİ

ANKET

Sitemizi nasıl buldunuz?

Sonuçları görüntüle

Yükleniyor ... Yükleniyor ...

BAĞLANTILAR