MENÜ ☰
Çocuk ve Genç » Alt Manşet, Hikaye, Yazarlar » Ebemkuşağı / Bican Veysel YILDIZ
Bican Veysel YILDIZ
Ebemkuşağı / Bican Veysel YILDIZ


Bir taraftan yoklamayı alıyor bir taraftan camdan dışarıyı seyrediyordu. Arada bir gelmeyen isimleri okuyunca sınıfın koro halinde “Yook!” demesiyle silkiniyor, sonra dalgın okuyuşuna devam ediyordu.
Bu günlerde öğretmen ve aydın kavramları üzerine çok kafa yoruyordu. Kafasının içinde sorular uçuşup duruyordu:
Neden aydın yetiştiremiyoruz? Aydın yetiştirmek için önce aydınları yetiştirecek olanları yetiştirmek gerekmez mi? Öğretmen yetiştirmeye ve yetişmiş öğretmene değer vermeye başlamadıkça aydın yetiştirebilir miyiz? Öğretmenin “aydın yetiş-tiren adam” konumuna gelmediği bir toplum, içinden hangi sıklıkla aydın çıkarabilir? Öğretmenler, aydınların gerisinde kalırsa; aydınlar kimin ilerisinde olabilirler? Bu sorular artırılabilir, diye düşündü. “Ama bu soruların cevapları ve çözüm önerileri artırılamaz.” diye mırıldandı.
— Öğretmen aydın yetiştiren adam olduğu bilincine varacak; bu amaca uygun bir anlayışla önce kendisini okutacak, kendisini yenileyecek, donanımlı bir birey olmanın gerektirdiği bilgi ve becerilerini artıracak. Devlet ve toplum da öğretmenin bu konumunun gerektirdiği saygıyı gösterecek. Sonra mı? Sonrası yok. Sınıflarımız bu ülkeyi aydınlatacak pırıl pırıl çocuklarla ve gençlerle dolu. Hani, önle-rinde durmasak yetecek. Ben bunu yapmaya çalış-malıyım. Önlerinde durmadım, durmamaya da devam etmeliyim. Ve biraz daha yanlarında yürümeliyim…
Kendi kendine konuşup konuşmadığının far-kında değildi. Sesli mi düşündüm yine, diye geçirdi içinden.
Yoklamayı tamamladı. Sınıfa döndü:
— Arkadaşlar, dünkü haberleri izlediniz mi? Futbol maçından hemen sonra olan olaylarla ilgili haberleri izleyen var mı aranızda?
Sınıfın neredeyse tamamı haberi izlediklerini belirtmek için parmak kaldırdı. Bu kadar çok öğrencinin, sözünü ettiği haberi izlemiş olması onu memnun etmiş olmalı ki yüzünde aradığı fırsatı yakalamış adam edası belirdi. Sınıfın tümünü rahatça görebileceği şekilde tahtanın önüne geçti. Herkesin kendisini görüyor ve dinliyor olduğundan emin olmak istediği zamanlar hep bunu yapardı. Tek tek bütün sıralara göz gezdirir, her öğrenciyle göz teması kurardı. Yine aynı şeyi yaptı. Sınıftaki tüm gözlerin hedef noktasına oturduğundan emin olun-ca konuşmaya başladı:
— Arkadaşlar, biraz beni dinler misiniz? Lütfen arkanıza yaslanarak beni dinleyin.
Sesini biraz daha yumuşatarak devam etti:
— Yazmak; sevmekle ve kendine güvenmekle başlıyor. Kalem tutmak, belki de silah tutmaktan daha çok cesaret isteyen bir iş. En azından bizim toplumumuz için bu böyle. Bu yargıya nereden mi varıyoruz? Çok basit; okullarımızdan diploma aldık-tan sonra silah kullanmışların, adam yaralamışların, hapse düşmüşlerin ve hatta katil olmuşların sayısı, yazarlarımızın sayısından kat kat fazla. Kalem tut-maya cesaret edemeyenler, silahı pekâlâ kullanabiliyorlar. Okullarımızdan çıkan maganda sayısı, yazar sayısını en az ikiye katlar.
Sustu… Biraz nefeslenmek mi istiyor, yoksa dinleyenler buraya kadar söylediklerini sindirsin diye mi bekliyor, bilinmez. Sınıfın konuşmasına zemin bırakmadan devam etti:
— Her geçen gün üretmeyen bir toplum olma özelliğimizi pekiştiriyoruz. Sorgulamayan, ayrıntılı düşünmeyen, irdelemeyen, ileriye doğru bakmayan bireyler kütlesi bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz. Böyle bir gidiş doğal. Çünkü okumuyoruz. Okumamamız da doğal. Neden mi? Çünkü yazma hevesi taşımayan insanlar için okuma pasif ve tekdüze bir eylemdir. Yıllar yılı okuyacaksınız. Sonra ne olacak? Bizim oğlan bina okur; döner döner yine okur. Bu durum, okumanın gelişmesini engelleyen en önemli sebeplerden biridir.
Yine gözlerinde “Siz susun, bugün ben konuşacağım.” mesajı var. Sınıfta çıt yok. Öğretmen ma-sasına doğru yürüdü. Ellerini masaya dayadı. Kaldığı yerden aynı tonda konuşmaya devam etti:
— Evet, bizim toplum olarak okuma oranımızın düşüklüğü için birçok sosyolojik ve ekonomik sebep gösterilebilir. Fakat özellikle biz öğretmenler için far-kında olunması gereken en önemli sebeplerden biri budur: Yazmıyoruz! Bunu fark etmezsek yazma ve okuma eylemlerini hem kendi hayatımıza hem siz öğrencilerimizin hayatına sağlıklı ve sürekli bir şekil-de sokamayacağız.
Çocuklardan bazıları maganda haberiyle öğret-menin konuştukları arasında bir bağlantı kuramı-yordu. Fakat öğretmenin kendini kaptırmış olduğu nutuğu da kesip aradaki ilişkiye dair bir şey soramıyorlardı. Fakat arka sıralardaki hafif kıpırdanışlar, bu mesajı fısıldıyordu. Durdu. Onları daha fazla susturamayacağı ve merakta tutamayacağı yere geldiğini fark etmişti. “Sıra sizde” mesajını veren cümleyi söylemenin tam zamanıydı. Ses tonuna biraz daha heyecan yükleyerek:
— Arkadaşlar, “Ben maganda olmak istemem.” diyenleriniz parmak kaldırsın!
Tüm parmaklar havadaydı. İkinci soruyu ekle-meliydi:
— Güzel! Peki, o zaman! Yazar olmak isteyenler parmak kaldırsın.
Yarıdan fazla parmaklar daha inmemişken biraz daha havaya kaldırıldı. İnmeyen ve yukarıya da kalk-mayan parmakların bir kısmı da çocuklardan bazıları ne olduğunu anlamadıkları için inmediler. O, halin-den memnundu. Şimdilik parmakların sayısı önemliydi ve onun sorusuna evet anlamında cevap olarak bütün parmaklar havadaydı. Yarın içlerinden birileri havlu atarsa “Karar verdiğimiz gün, hepiniz parmak kaldırdınız, bu çalışmayı onayladınız.” diyebilecekti. Önemli olan da buydu.
— Arkadaşlar, defter ve kitaplarınızı kapatın. Cam tarafında oturan arkadaşlarımız pencereleri açsınlar. Ses çıkarmadan yağmuru dinleyin. İster-seniz gözlerinizi de kapatabilirsiniz. Lütfen biraz da-ha sessiz olalım!
Öğretmen masasının yanındaki camı açtı. Tekrar sınıfa dönüp konuşmaya devam etti:
— Daha önce sözünü ettiğim yazarlık kursu çalışmamıza bu uygulama ile başlayacağız. Şimdi herkes gözlerini kapatsın ve sadece yağmuru din-lesin.
Sınıftakiler, arkalarına yaslanıp gözlerini kapattılar. Arada bir gözlerini açıp kapayanlarla göz göze gelince, yüz ifadesiyle gözlerini kapatmaları gerektiğini anlatıyordu. Masasının başına geçip sandalyesini cama doğru çevirip oturdu. Gözlerini yarı kapalı vaziyette yumdu. Yağmura kulak kesildi. Mısralar akıyordu zihninde. Yıllar önce yazdığı Çocuklar ve Umutlar isimli şiirin son kısmını sınıfa da okudu:
Güneşten daha aydınlıktır
Parıldar çocuk kalpleri
Gözleri ışıl ışıl
Tıpkı umutlar gibi.
Umutlar, yarınlarımızdır;
Tıpkı çocuklar gibi.
Olmasa da evim barkım
Gönül kapılarımı açıp sizleri kucaklarım
Gelin! Gelin!
Ülkemin yarınları;
Yarınsız çocuklarım!
Yıllar önce yazmıştı bu mısraları. Erzurum’da görev yaptığı gecekondu semtindeki okulun öğrencileri için. Erzurum Dağ Mahallesi’ndeki Cumhuriyet Lisesi; onun öğretmenlik hayatının unutulamayacak ilk heyecanlarının mekânı… Bugün aradan onca yıl geçmiş ve o şimdi İstanbul’un en seçkin semtlerin-den birinde öğretmen… Ama çocukları; hâlâ “ülkemin yarınsız çocukları”… Evleri güzel, imkânları yerli yerinde ama bir şeyler eksik yine de. Yeri doldurulmaz boşluklar var çocukların içinde.
Kendi çocukluğuna gidiyordu bir an… Kendisi de Kağızman’da bir yarınsız çocuk değil miydi? Onun da yarınları yoktu. Hayır hayır… “Benim de yarın-larım yoktu ama benim yarına dair inançlarım ve hedeflerim vardı. Yarına dair bilenmiş hınçlarım vardı.” diye geçirdi içinden. Yarın artık bugün oldu, hatta dün. Değişen ne? Sadece yıpranmış bir adam… İçinde, dün binlerce hedef ve memlekete dair dert taşımışken bugün tümör taşıyan bir beyin ve yorgun bir yürek… Değişen çok şey yok. Hâlâ memlekette eğitim birinci sorun. Hâlâ memleketin aydın geçinenleri aydınlanacak ve aydınlatacak tarzda düşünemiyor. Hâlâ memleketin üniversite bitirmişi okumu-yor. Hâlâ memlekette kişi başına düşen gazete ve kitap sayısı; gazete ve kitap başına düşen insan sayısı demek daha doğru olur aslında, içler acısı oranda.
Kendisiyle dışarı arasında cam yoktu sanki. Neredeyse rüzgârı yüzünde hissedecek kadar ruhuyla sınıfın dışındaydı. Ebemkuşağını seyrettikleri günler geçiyordu aklından. Kağızman Merkez İlkokulu’nun kerpiç binası önünde dizilip “Bunun altın-dan geçen kızlar, oğlan; oğlanlar, kız oluyormuş” masalını onlarca ağızdan ayrı ayrı duyduğu günler… Aradan geçen otuz küsur yılda ebemkuşağının altın-dan geçen birine şahit olmadı ama bu memlekette ebemkuşağının altından geçmiş gibi değişime uğrayan bir kuşağı görme talihsizliğine şahit oldu.
Yağmur hâlâ yağıyordu… Cama vuran yağmur damlalarının melodisine kaptırdı kendini. Dalıp gitti. Yılların ötesine bir yolculuk… Yağmurlu günlerden onlarca fotoğraf karesi, adeta ruhunun derinliklerinde ömrünün yağmurlu günleri için ayrı bir albüm oluşturmuş. Şimdi o albümün sayfaları, bir slayt gösterisi gibi geçiyordu gözlerinden.
Oldum olası severdi yağmurda yürümeyi. Defalarca atletine dek ıslanmıştı yağmur altında dolaşırken. Delikanlı çağının en güzel tatlarından biri de yağmurda iliklerine dek ıslanıncaya kadar yürümekti. Yağmur iri iri yağınca çıkıp yürürdü. Islanmamak için koşuşturan telaşlı insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan sakin sakin dolaşırdı yağmur altın-da. Adeta her yağmur damlasını üstüyle başıyla, ruhuyla bedeniyle emiyormuş gibi yürürdü. İyice ıslanınca veya yağmur kesince eve gelir, sıcak bir çay içerdi. Kışsa, soba yanıyorsa fırına patates attırır; az bir tereyağı koyduğu sahanda ezer, tandır ekmeğiyle lokma yapıp yerdi. Çay ve fırında patates; muhteşem ikili. Fon müziği olarak yağmurun ve fırınlı teneke sobanın sesi… Sobada kayısı odunu yanıyorsa kıvılcımların ses ve ışık gösterisini izlerdi. Tezek veya kerme yanıyorsa ateşin havayla buluşmasından çıkan sese kulak kabartırdı.
“Yağmurun en çabuk bereket olduğu yer, şairlerin ruhudur.” derdi. Her damla ayrı bir mısraya can suyu olabilir. Her yağmurla gün, gönül toprağımızdan yeni bir şiiri fışkırtır. Şerha şerha yarıp çıkar gönül toprağımızı her mısra. Kağızman’da yasemen zamanı yağan güneş yağmuru ayrı bir zevktir. Hatta zevkin şahikası. Önce keskin bir toprak kokusu… Ardından yasemenlerin kokusu… Bir de kayısılar çiçek açtığı dönemlerde yağmurun kokusu bambaşka olur. Yayla balının ağızda yaydığı rayihayı andıran bir koku genzinizi yakar. Güneş yağmuru ile bir başka güzelliğe bürünür bahar. Zafer takı gibi bir ebem-kuşağı çıkar güneşin önünde. Rengârenk zevk… Ozan sadık Miskini ile Purut Yaylası’nda dolaşırken hemhal oldukları Çoban Hayrettin’le yağmurdan korunmak için girdikleri kayanın altındaki konuş-malar çınladı kulağında.
Bir an dönüp çocuklarına haykırmak geçti içinden. Miting meydanlarını hınca hınç dolduran bir kalabalığa konuşur gibi. Gür, heyecanlı kitleleri ardından sürükleyecek bir sesle… “Ebemkuşağı, Anadolu bozkırının bütün renklerinin barıştığı güzellik. Mürekkeple ıslanmadığı zamanlarda, kanla ve gözyaşıyla sulanmış bir coğrafyanın çocuğuyum. Bundandır yağmura tutkunluğum. Ve sizlere dinlettiğim biraz yağmurun sesidir; biraz içinizdeki çocuğun, biraz da benim içimdeki çocuğun ve yurdumun sesidir. Size anlattığım her yağmur hikâyesi ve siz-den dinlediğim her hikâye, aslında benim hikâyem-dir. Ben bu ebemkuşağı renkliliğinde memleketin kendisiyim. Mevlana, aşk için “Ben ol da bil.” demiş. Ben de bu memleketi anlamak için baştanbaşa Anadolu oldum. Ben Anadolu’yum! Anadolu’nun ebemkuşağı… Susuz yazları da yaşadım, sel gelen günleri de. Yağmur biziz çocuklarım. Yağmur da sizsiniz, başak da siz çocuklarım. Suları ıslatamadık ya! Sizin yağmuru tanımayışınız bundandır. Yağmurun bereket olmayışı bundandır. Ebemkuşağının renklerini yitirmesi bundandır. Bundandır ebem-kuşağı sıcaklığında rengârenk bir memleketin insan ve duygu zenginliğini duygu fakiri, yüreksiz ve soğuk bir söz ile adlandırışımız: “Anadolu mozaiği…”
Bu med cezir ne kadar sürdü kestiremiyordu. Susmaya devam etti. Zilin sesiyle, hipnozdan çıkar gibi uyandı dalgınlığından. Bahçeye çıkmak için merdivenleri indi. Giriş kapısında Naif Öğretmen dikilmiş. Çocuklar ıslanmasın diye bahçeye bırak-mıyor. Gözleriyle selamladı Naif Öğretmen’i, dışarı çıkarken kapıyı ardına kadar araladı. “Çıkabilirsiniz” der gibi baktı kapıyı zorlayan öğrencilere. Naif Bey’e döndü:
— Kediler bile ıslanınca içeriye giriyorlar. Bırak, bunlar da ıslanınca girerler. Kedi kadar güvenemiyor muyuz bunlara? Kedi kadar akılları da yoksa bırak dışarıda kalsınlar. Okula gelmelerine ve bizi uğraştırmalarına gerek yok.
Teneffüs bitinceye kadar bahçedeki voleybol direğine yaslanıp dikildi. Sınıfa döndüğünde yüzün-deki ifadeden onun hasta veya moralinin bozuk olduğunu hisseden çocuklarda çıt yoktu. Alışılmış itiş kakış da yok… Herkes yerinde… Sınıfta anlaşılmamış bir mateme ortak olmak istendiğini anlatan bir sükûnet var. Çocukların bu hâline bayılır. “Seni seviyorum öğretmenim” mesajının haylaz yüzlerdeki masum ve yalın ifadesi. O susturmak için hançerenizi yırtmanıza sebep olan en haşarıları bile böyle bir zamanda sus pus olur. Her gözde “Seni üzdüğümüze bakma, seni bizden başka bir sebep üzdüğünde biz de senin kadar üzülüyoruz. Biz aslında sana kıyamayız. Fakat çocukluk işte! İçimizdeki heyecanı yenemediğimiz için koşuyoruz, koşturuyoruz, konuşuyoruz, bağırıp çağırıyoruz. Seni üzmek gibi bir amacımız asla yok. Hatta üzdüğümüzü de pek fark etmiyoruz.” mesajı vardır böyle zamanlarda. İçiniz erir. O da, böyle zamanlarda hem hüzünlenir, hem zevkten mest olur. Öğretmenliğin yorgunluğunu attığını ve yeni bir heyecanla, tükenmez bir tutkuyla her öğrencisini ayrı ayrı yeniden sevdiğini fark eder. Sil baştan sevdalanır bu memleketin her çocuğuna.
Yağmur hatıralarını yazmaya dair ne düşün-düklerini sordu sınıfa. Sessizlik bozuldu. Parmak kaldıranlar, arkadaşlarından daha önce söz alabilmek için parmaklarını kaldırabildikleri kadar yükseğe kaldırıyorlar. Bir, iki, üç… Parmak sayısı arttıkça ses de artmaya başladı. O henüz kime söz hakkı verdiğini söyleyemeden parmak kaldırmadan konu-şanların sesleri sınıfı çınlatıyordu:
— Öğretmenim ben söyleyebilir miyim?
— Öğretmenim ben!
— Örtmenim örtmenim!
Bu sesler kitabın ayak sesleri diye düşündü. Bu sınıftan bir kitap çıkacak. Zevklendi… Haydi yağmur! Sınıfımıza, defterlerimize, satırlarımıza yağ ve bere-ket olduğunu göster. Benim çiçeklerime yağ… Onlar memleketimin yıldızları… Her biri yeni bir umut, her biri başka filiz, bir başka fidan. Haydi, yağmur, sınıfımıza, kalemlerimize, yüreklerimize, usumuza ve umudumuza yağ. Yağ da bir kez daha göster bereket olduğunu… Yüz yıllar boyunca mürekkeple sulamayı ihmal etiğimiz bu topraklara… Biz mürekkeple sulamadıkça birilerinin kanla suladığı bu çorak topraklara yağ. Sadece toprağımız çoraklaşmış değil. Dilimiz, yüreğimiz, kültür ve medeniyet adına ne varsa can damarımız kesilmiş gibi. Yarına daha bir umutla bakmak için sınıftan destek bekliyordu. Çocuklar, onun gibi düşününce, onun gibi davranınca keyifleniyordu. Kendisine benzeyen her çocukta yeniden tazeleniyordu. Kendisini çoğal-mış hissediyordu. Yeniden her çocukla teker teker göz göze gelecek şekilde sınıfta bakışlarını dolaştırdı. Şimdi iyice emin olmuştu. Bu sınıftan bir kitap çıkacak. Bu sesler, yeni bir kitabın ayak sesleri. Gözleri ışıl ışıl genç yazar adayları, koşar adım kaleme doğru yürüyorlar.

📆 01 Mayıs 2021 Cumartesi 01:01   ·   💬 1 yorum   ·  
Folklor Akademi Dergisi

YAZARLAR

Tahir KAHHAR
19 Nisan 2021 Pazartesi
Mehmet Akpınar
14 Mart 2021 Pazar

SÖYLEŞİ

ANKET

Sitemizi nasıl buldunuz?

Sonuçları görüntüle

Yükleniyor ... Yükleniyor ...