MENÜ ☰
Çocuk ve Genç » Genel, Makale, Manşet, Yazarlar » ACIMASIZ ELEŞTİRMEN / Feyza HEPÇİLİNGİRLER
Feyza HEPÇİLİNGİRLER
Feyza HEPÇİLİNGİRLER
Tüm yazıları için tıklayınız.
ACIMASIZ ELEŞTİRMEN / Feyza HEPÇİLİNGİRLER

Seçerek okuduklarımın dışında yarışma kitaplarını, dosyaları, “Bir bakar mısınız?” diye gönderilen hatır gönül öykülerini de katarsam sayısını kestiremeyeceğim kadar çok öykü okudum şimdiye kadar. İster dosya ister kitap, ne göndermiş olursa olsun, öykü sahipleri çoğu kez övgü bekler. Övgüyle yetinmeyip yazdıklarına hayran olmanızı bekleyenler de vardır; zaten mükemmele ulaştığını düşünüp yalnızca yayınevi önerisinde bulunmanızı isteyenler de. Kimileri yüce gönüllülükle her türlü eleştiriye açık olduğunu yazar ama bu eleştirecek bir şey bulamayacağınız inancına dayalı bir hoşgörüdür; gayet kırılgan bir hoşgörü… Eleştiriniz o dayanağı yerle bir edecek güçteyse göstermelik hoşgörünün öfkeye, giderek saldırıya dönmesi an meselesidir.

Ayrı yazılması gereken da, de’lerin, ki’lerin, mi’lerin bitişik yazıldığını, yazım kurallarının göz ardı edildiğini, en basit noktalama uygulamasına bile yer verilmediğini görmek (Egeli tabiriyle) bende asfalyaların atmasına neden olsa da sabırlıyımdır. Yine de bir şeyler çıkabilir umuduyla sonuna kadar giderim. Ama genellikle çıkmaz. Yazımın bu en basit kurallarını bilmeyenlerden iyi bir şeyler çıktığına pek az tanık oldum. Okuyup okuyup bir şey bulamadığınızda başta görmezden geldiğiniz o da’lar, de’ler daha çok gözünüze batar. Peki, bunları söylediğiniz anda da ne olur? Bir edebiyat dâhisi olarak doğduğuna inanan yazarımız çileden çıkar. Kendisi bu ilkokul bilgisine elbette sahiptir ama özgür yaradılışlı bir kişi olduğu için umursamamaktadır onları. Yazım ve noktalama gibi basit bir konuya takılıp kaldığınız için asıl siz basit düşünceli birisiniz. Şekilden öteye gidememiş, özü kavrayacak bir edebiyat beğenisine ulaşamamışsınız.

Bir yıl sonra edebiyat öğretmeni olacak bir genç kız, kendisini tanıtırken, “okur yazarım en büyük lüksümde okumak yazmaktır birazda gevezeliği severim” dediğinde ve bunları böyle yazdığında ona “Aferin!” diyecek haliniz yoktur. Okuma yazmanın bir lüks olmadığını anımsatmak “Sen önce Türkçeyi öğren. Okuryazar olmakla yetinme, sağlam bir edebiyat okuru olmaya çalış. Yazım – noktalamadan başla. Da’ları, de’leri doğru yazmayı öğren,” demek boynunuzun borcudur artık.

Amatör yazarlar arasında moda konular vardır. Sözgelimi, öykü yazmaya çalışan bir yazarı anlatmaktan, kendi öykü kahramanlarıyla söyleşmekten hoşlananlar çoktur. Ne sıkıntılar çektiklerini, yayıncılarla didişmenin nasıl başlı başına sorun olduğunu anlatırken kendilerini yazar olarak görmek istedikleri yere konumlandırmak zevkli gelir birçoğuna. Bir de bilgiçlik taslayanlar var. Yalnız İngilizce değil (o zaten çok doğal) Fransızca, Latince alıntılar yapanlar, mitolojiden felsefeye, etnolojiden filolojiye kadar her alanda ne kadar kültürlü olduğunu gözünüze sokanlar… Öykü kişilerine yabancı adlar vermeye bayılanlar da hiç az değildir. Bakarsınız pekâlâ yerli bir olay ama Sally ile Johny arasında geçiyor.

Beğenmelerin anlaşılmaz olana yöneldiğini fark eden amatör yazarlar öyle uzun, anlaşılmaz cümleler kurarlar ki sorsanız kendileri de açıklayamayacaktır o cümlenin anlamını. Son okuduğu yazarın etkisinde kalarak yazan da çoktur; her türde yazabildiğini kanıtlamaya kalkıp şiirsel bir aşk öyküsünün ardından öküzlü, boyunduruklu, topraklı bir tarla öyküsü, onun ardından bir uzay macerası, sonrasında özentili bir soyutlukta kişisel bunalım öyküsü yazanlar da… Oysa ruhsal bunalımların anlatılması, mantıkla bağdaşmayan uçucu, kaçıcı birtakım sözler edilmesi yazılan şeyi öykü yapmaz.

“Şiirsel”i aramaya kalkanlar da olmadık yollara saparlar bazen. “Şarabın bu tadı için mahzen olacak başka bir mahşer yoktur” diye yazmak kime şiirsel gelir acaba? “Yeni satırlara gebeydim. Ben gönüllü bir ebeydim” derken olduğu gibi kimi zaman uyakta aranır şiirsellik. Kimi zaman da “Savrulan satırlarla elimi yüzümü yıkadım” gibi alışılmadık ya da “Bıyıklarını yayıp gülümsedi üstüne rende rende” gibi, yadırgatıcı söyleyişlerde.

Şiirde “Neden?” diye sormaz okur. Şair öyle demişse öyledir. Öyküde sorarız bu soruyu: Adam niye gitti? Ne yapmak istiyor? Kimden ya da neden kaçıyor? Hasta mı, bunalımda mı; bunaldıysa neden bunaldı? Öykü bu soruların yanıtlarını bizden esirgiyorsa neden? Bize mi bırakıyor? Eğer öyleyse yeterli ipucunu vermesi gerek. Vermezse bulamayız. O zaman da tutarsızlaşır öykü.

Anlatılan olayın yaşanmış olması, inandırıcılığı sağlamaz. Anlattığı adam, masanın üzerinde sol eliyle tempo tutuyor diye öykü yazarı onun solak olduğuna, elleri hiç yıpranmamış ve yumuşak görünümlü diye onun ressam olduğuna hükmedemez. Kalkıp okuruna, “Ama ben tanıyorum o adamı. Gerçekten ressam ve solak” mı diyecektir yani? Anlatılan olay için de geçerli bu söylediğim. Öyküde, ama küçük ama büyük bir olay olmalıdır. Bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmamış olması okuru hiç ilgilendirmez. Hayat yaşattıklarını bize makul göstermek zorunda değildir. Gerçek yaşamda biri, ortada görünür bir neden yokken intihara yeltenebilir ama öyküde o intihar teşebbüsünün alt yapısını oluşturmak zorundasınız. Sorulduğunda, “Ama aynen böyle oldu” denemez. Neden bu halde? Hasta mı? Yaşlı mı? Çok büyük bir acı mı yaşamış? Onu bu duruma sokan ne? Alt yapı açıkça söylenmese bile sezdirilmeli. Birkaç ayrıntı yeterlidir anlamaya çalışan okur için ama o birkaç ayrıntıyı esirgerseniz öykü havada kalır. Ancak ayrıntıları da tasarruflu kullanmak gerek. Bir öyküde ana konu ile hiç de ilgisi yokken İzmir Otogarından sabaha karşı alınmış Ökkeş adında bir oyuncak ayıcıktan söz ediliyorsa okur olarak sormaz mısınız: “Ayıcığın adı niye Ökkeş? Sabaha karşı 3 – 4 civarında satın alınmasa da akşamüstü ya da bir öğle vakti alınsa ne değişecek? İzmir Otogarı çok mu belirleyici? Yalnız orada mı satılır oyuncak ayılar? Orada satıldığı için mi adı Ökkeş? Ayıcığın adı ille de Ökkeş olacaksa Adana ya da Maraş otogarından alınması daha uygun olmaz mıydı?”

Ancak ayrıntıları da tasarruflu kullanmak gerek. Bir öyküde ana konu ile hiç de ilgisi yokken İzmir Otogarından sabaha karşı alınmış Ökkeş adında bir oyuncak ayıcıktan söz ediliyorsa okur olarak sormaz mısınız: “Ayıcığın adı niye Ökkeş? Sabaha karşı 3 – 4 civarında satın alınmasa da akşamüstü ya da bir öğle vakti alınsa ne değişecek? İzmir Otogarı çok mu belirleyici? Yalnız orada mı satılır oyuncak ayılar? Orada satıldığı için mi adı Ökkeş? Ayıcığın adı ille de Ökkeş olacaksa Adana ya da Maraş otogarından alınması daha uygun olmaz mıydı?”

Ben bir de duygusal telefonlara bayılırım. Bazı telefonlar çok duygusaldır. Acı acı çalar. Sanırsınız ki vereceği haberin farkındadır, sesini de vereceği habere göre ayarlamaktadır. Cep telefonunun alarmının “bıkmadan” tekrar tekrar çaldığını anlatan bir öykücüye şöyle demez misiniz siz de? “Ne yapabilir ki? O bir makine! Bıkma hakkı olduğunu bilse belki de bıkacak; ama “ertele” tuşuna basıldıkça çalmak zorunda.”

Öyküye kişi sınırı getirilemez elbette ama bir öyküye kaç kişi sığar? Amatör öykücülerden birinin yazdığı öyküde üşenmeyip saymıştım: “Tahir, Timuçin, Selma, Mehmet, Ercan, Kiraz, Tarık, Ozan, Çağlar, Rahmi, Deniz, Sevgi, Eylem, Gökhan, Hamdullah, Selma, Uğur; Lena” olmak üzere tam on sekiz kişinin adı geçiyordu. Öykünün asıl kişileri olan karı – kocayı da ekledik mi tam yirmi kişi. O zaman da kendinizi tutamaz sorarsınız: “Yirmi kişi bir öyküye fazla değil mi?”  

Eylem kipleriyle ilgili değişiklik ustaca yapılırsa öyküye hareketlilik kazandırır ama yazar canı istedi diye öğrenilen geçmiş zaman kipinden görülen geçmiş zaman kipine ya da bir başkasına geçemez. Durup dururken anlatıcı kişinin değişmesi de kolayca bağışlanabilecek bir kusur değildir. “Ben” anlatımıyla giden öyküde birden üçüncü kişi anlatımına, üçüncü kişi anlatımı sürerken “yanıma geldi ve elimi sıktı” diye yeniden birinci kişi anlatımına geçilmez.

Önemsenmeyen bir ayrıntı çok can sıkıcı olabilir. Yılda bir kez ve yılın hep aynı zamanında buluştukları anlatılan bir kadınla bir erkeğin her buluşmada yeşil erik yediklerinden söz edildikten sonra adamın bir dahaki buluşmanın tarihi olarak, “Bir daha erikler çiçek açtığı zaman, belki yine.“ demesi öykünün zamanı ile ilgili çelişki yaratır. O yılki buluşmanın “erikler çiçek açtığı zaman” değil, yenmeye başlandığı zaman yaşandığını biliyoruz çünkü. Kadının iri, sert erikleri dişlediğine bizzat tanık olduk. Bir dahaki buluşma yine bu yılki gibi olacaksa erikler çiçek açtığında değil, çiçekler meyveye dönüşüp tezgâhlarda satıldığında, yani meyvenin yenmeye başlandığında yaşanacak değil midir?

Günün hangi zamanında bulunulduğuna vurgu yapılacaksa bunda da dikkatli olunmalı. Az önce sözünü ettiğim “erikli” öyküde, “Eteğinin uçlarında bu serin bahar akşamının esintileri dolaşıyordu” cümlesi, günün zamanını söylüyor ama aradan, erikleri satın alıp eve gelecek kadar bir zaman geçtiğinde “çatıda kiremitleri ısıtan öğle güneşi”nden söz ediliyorsa işler değişir.

Öyküde yer önemli değil mi peki? Aynı öyküde, “Geçen bahar yine böyle … küçük bir iç kasabanın tenha mahallelerinden birinde” görüşebildikleri söylendiğinde, adamın öykünün başında, “birkaç sokak ötede kıyılarını okşayan Akdeniz’in tuzlu yosun kokularını” duyduğu unutulmuş olmalı diye düşünürsünüz. Ama aynı öyküde az sonra rüzgârın, “aşağıdan, kıyıdan” çiçek kokuları getirdiği söylenirse olmaz. Öykünün geçtiği yer neresi? Bir iç kasaba mı, bir kıyı kasabası mı?

Öykü kişilerinde de tutarlılık ararız. “Dimdikti. Vakurdu” diye anlatılan bir kadın, az sonra, yıldızlara el sallamak istiyorsa, “Bir dakika!” der okur. “O vakur kadın mı gösteriyor bu çocuksuluğu?”

Kaçak yaşayan bir adam anlatıyorsunuz; bu adam gündüz vakti sevgilisiyle buluşmaya gidiyor. Ruhsal durumu, davranışları nasıl olabilir? “Ağır ağır” mı yürür? Acele etmesi gerekmez mi? “Sakindi adam. Kendinden emindi” diye anlatmaya kalkarsanız sorarız: “Niye sakin? Heyecanlı olması gerekmiyor mu? Sevgilisiyle buluşacak az sonra. Kaçak yaşadığı için, yanından geçen insanların konuşmalarından, araba seslerinden irkilirken nasıl ‘kendinden emin’ olabiliyor?”

Kimi zaman küçücük bir dikkatsizlik, bir sözcüğün yanlış yazılması, bir harfin fazladan konması anlamı tümüyle değiştirebilir. “Ney yapabilirsin ki sen?” diye soruyordu bir öykü kişisi. Ney? Sazdan yapılmış nefesli çalgı? Yapamıyor mu “ney”i? Yoksa “Ne yapabilirsin ki sen?” mi denmek istenmiş?

Amatör öykücülerden incilere geldi sıra. Acımasız (!) yorumlarımı da ekliyorum yanlarına.

Bir öyküde, “Ağzının sularını bile göremeyen küçük adam” diye bir söz geçiyordu. Kim görebilir ki ağzının sularını? Gözler, yüzümüzde ağzı görecek biçimde konumlanmamış ne yazık ki. Belki hisseder / duyumsar; ama görmek? Bunu kimse yapamaz.  

İnce bir kadın sesi çıkıyor gözlerinden” diyen öykücü, gözlerden ses çıkarmayı başardığına göre bir mucize gerçekleştirmiş sayılır.

… bütün atölye cayır cayır sıcaklamıştı” demiş bir başkası. “Cayır cayır” yanmak için kullanılır. Sıcaklamak için değil? Ayrıca “sıcaklamak” ne demek? “Isınmıştı” denmek istenmiş olmalı

Hasta olmaktan hiç hoşlanmazdı” – Ne anlamsız bir cümle! Kim hoşlanır ki hasta olmaktan?

… bir sandalyeyi çekti ve duvar kenarındaki kısmına oturdu” – Sandalyenin kaç kısmı var? Duvar kısmı hangi kısım?

Kahvem nihayet ellerimde” – denmişse kahve fincanını iki eliyle birden tutan biri canlanır gözümüzde. Acaba yazar yanlışlıkla mı “ellerim” demiş? Yoksa öykü kahramanı havayı soğuk bulmuş, ellerini ısıtmaya mı çalışıyor?

Eller… benzemiyorLARdı / hırpalanmış olurduLAR” – Olmaz. Türkçede özne çoğul ve insan olmadıkça yüklemde çoğul kullanmıyoruz.

Kimi zaman da dikkatsizlik anlatım bozukluğuna yol açar. “Bu garip insan grubuyla aynı odada istemiyorum” cümlesindeki nesne eksikliği gibi. Oturmayı, olmayı… Neyi istemiyor?

Yanlış sözcük kullanmak yine anlatım bozukluğudur. “Paltomun boynunu kaldırıyorum” diyen birine sorulmaz mı? Paltonun “boynu” mu var? Ayakları da var mı? “Yakası” olmasın o?

Tarihe baktım, ay başına gelmişti” deniyorsa yine sorular: Nereden bakıyor tarihe? Ay başına gelen ne? Tarih mi ay başına gelmiş?

İkimizde otuzlarındayız” değil, “İkimiz de otuzlarımızdayız.”

…O ayakları çok yere basan bir erkek sonuçta” Çok yere mi basıyormuş ayakları? Kaç yere basıyordur acaba; sonuçta sadece iki ayağı var? “Çok”a gerek yok. “Ayakları yere basan” yeterli.

Ellerini sadece özel yaşamı için kullanılıyordu” – Nasıl yani? Ne için kullanması gerekiyordu?

Ekmek içi balık” – Yok öyle bir şey! “Balık ekmek” o.

bu kadar har güre ve telaş kulisine rağmen” – “Har gür” nedir? Böyle bir ikileme henüz icat edilmedi. “Kulis” nereden kaçıp gelmiş buraya? “Bu kadar gürültü ve telaşa rağmen” demek yetecekken insan ne diye eziyet eder kendine böyle?

… martıların sahneledikleri mükemmel sesli gösterim” – ” Gösterim” derken “gösteri” kastediliyor; o belli. Peki, mükemmel olan ne? Gösteri mi, martıların sesleri mi? Bu dizilişten martı seslerinin mükemmel olduğu anlamı çıkıyor. Oysa martıların sesi iğrençtir.

İçine içine ağlıyorum” – Gözyaşları dışa değil, içe dökülüyor yani. İlginç!

Bir de sanal âlemden aktarılmış abartılı yazım, abartılı noktalama var. Onun örneğini de verip bitiriyorum.

Offff olamaz yaaaa bu daha dikkat çekici oldu.” – “Offff” nedir, “of”tan fazla bir “of” mu? Ya “Yaaaa”?

Sordun mu eyyyyy sevgili! Baktın mı bir gün gözlerime?!? gördün mü!” –  Çok kalabalık değil mi? Hem y’ler hem de işaretler için bu soru? Ya soru ya ünlem… Hangi anlam ağır basıyorsa… Tek işaret yeter.

📆 01 Temmuz 2020 Çarşamba 22:31   ·   💬 0 yorum   ·  
Folklor Akademi Dergisi

YAZARLAR

SÖYLEŞİ

ANKET

Sitemizi nasıl buldunuz?

Sonuçları görüntüle

Yükleniyor ... Yükleniyor ...

BAĞLANTILAR